Kadri Görkem Aka - Blog

Kadri Görkem Aka - Blog

Anasayfa ---- Blog ---- Hikayeler ---- Dükkan

Cehennemde Güzel Bir Gün: Paris-Roubaix

1 Ekim 2021

 Saat sabahın yedisi olmak üzere, Lille'de, ufak bir motelin, kompakt binasından umulmayacak kadar geniş, binayı çevreleyen otoparkında duruyorum. Uyandığım andan itibaren, yüzümde yaramazlık yapmaya hazırlanan bir çocuğunkini andıran bir gülümseme olduğunun farkındayım ama yapacak birşey yok, uzun zamandır bu günü bekliyordum, olacak o kadar. Gerçi odanın kapısını açıp, bisikletimi, oteli, otoparkından ayıran ufak yola indirirken o gülümsemenin içine ufak bir tutam endişe kırıntısı da yerleşti. Yerleşmemesi ne mümkün, zira sis çökmüş yerkürenin üstüne! Ama ne sis. Öyle, böyle değil. STAR WARS mitolojisinin cadılarının yaşadığı Dathomir'in ormanlarını kaplayan sis gibi ya da Hogwarts'ın yasak ormanındaki gibi. Referanslarımı mitik örneklerden seçmem boşuna değil. Zira mitik bir yerin hemen yanı burası, bisiklet viteslerinin değişirken çıkardığı mekanik sesler içinde müzik duyabilenler için gezegen üzerinde bulunulabilecek en anlamlı yerlerden biri. Kuzeyin Cehennemi. Yaklaşık bir saat sonra Paris-Roubaix Challenge'da, klasiklerin kraliçesinin amatör sporculara açık etabında start alacağım ve sis, otoparkın diğer ucunu bile görmeyi imkansız kılıyor. Biraz endişeli miyim, tabii. Ama önemli değil, buraya bunun için geldim, cehennemin aydınlık olmasını beklemek yanlış olurdu.


Günaydın!.

 Bu bahsettiğim, 12 Nisan 2014 sabahı. Bisiklet sporuna kalpten bağlı biri olarak, kendimi hep şanslı saymışımdır. Zira, şu anda olduğumdan biraz daha genç bir adamken; pandemi ortalığı birbirine katıp, seyahat kısıtlamalarına sebep olmadan önce 2010'lu yılların kayda değer bir kısmını amatör ve yarı-profesyonel arasında gidip gelen bir bisiklet kariyeri peşinde geçirme fırsatım oldu (yanlış anlaşılmasın emekli olmadım =), yani henüz olmadım, eminim sevenlerim vücut bütünlüğüm hala mevcutken spordan tez emekliliğimi tercih ederler, ama henüz değil, birazcık daha var). Bu süreçte, Avrupa takvimindeki hayallerimi süsleyen pekçok spektaküler yarışı tecrübe etme ayrıcalığım oldu. Bunların, benim için en özellerinden birisi ise Kuzeyin Cehenneminden geçişim. Sanırım Paris-Roubaix'in ne olduğundan, konuya yabancı olanlar varsa diye kısaca bahsetmek icap eder. Bisiklet geleneğinin en köklü ve klasik yarışlarından biridir. Dünya Savaşlarından nasibini acı bir şekilde almış bir coğrafyadan geçen uzun parkuru ve bu parkurdaki korkunç arnavut kaldırımı sektörleri sebebiyle Kuzeyin Cehennemi diye hitap edilen en şanlı tek günlük klasik. Uzun lafın kısası varolan en önemli bisiklet yarışıdır desek yanlış olmaz efendim. Ama tarifi çok da uzatmaya gerek yok, zira bu yazıyı okuyorsanız, Paris-Roubaix'in ne olduğunu biliyor olmanız çok daha olası.

 Ben de, 2014'te Paris-Roubaix'in, profesyonel yarıştan bir gün önce yapılan amatör yarışına katılarak, arnavut kaldırımlarıyla döşeli bu yola vurdum kendimi. Yapabileceğime gözüm kesmişti; o noktada arnavut kaldırımlarında ya da bahar klasiklerinde bir uzman olmadığımın gayet farkında olmakla birlikte, İstanbul trafiğinde bisiklete binebilmek için gereken çeşitli maharetlerin bazılarının bahar klasiklerini sağ atlatabilmek için gerekenlerle doğru orantılı olduğu şeklinde bir his vardı içimde. Hem evim, en dik noktası yüzde yirmilerin sonunu bulan bir yokuşun üzerinde, o yüzden benim bisiklete bindiğim her gün bir çeşit klasik finişiyle bitiyor gibi geliyor zaten.

 Neyse, 7 yıl önceye, o sisli sabaha geri dönelim... Bizi, otelden, start alanına götürecek taksimiz geliyor. Bisikletimi yerleştirirken, sele borusunun hemen önündeki isim etiketimin yanındaki Türk bayrağını gören, kendisi de Cezayir asıllı olan taksicimiz bana kardeş deyip bir muhabbet açıyor. "Arkandayız hepimiz" diyor nazik soförümüz İngilizcesindeki kırık ama güven verici aksanla. Bu cümledeki çoğul öznenin, kolektif kimliğin derin bir anlamı var aslında. Fransa'nın pek çok bölgesinde olduğu gibi kuzeyde de Müslüman nüfusu hiç de az değil. Hatta çok. O yüzden itiraf etmeliyim, kuzey Fransa'da yarışmayı hep çok sevdim. Zira, mayomdaki Türk bayrağı ya da yarış sunucusunun start sırasındaki bir anonsunun, beni otomatik olarak, gerçek evlerinden uzakta gurbette yaşayan (genellikle Afrika kökenli, ah sömürgecilik ah...) bu insanların destekledikleri bisikletçi haline getirivermesi sık yaşadığım bir durumdu. Müslüman mahallelerinden geçen ufak yarışlarda tüm mahalle tarafından desteklendiğimi, başka bir yarıştan önce alışverişe gittiğim "helal market" sahibi bir beyefendinin onları temsil ettiğim için benden para almayı reddetmesine şahit oldum. Flaman bayrakları ellerinden eksik olmayan Tom Boonen taraftarları kadar çok olmasa da, kendi çapımızda destekçilerimiz yok değil demek bizim de. Bilmiyorum, kan çekiyor denir ya hani, sanırım bu durumda da din.

 Paris-Roubaix Challenge, amatör bisiklet geleneğini başarıyla yaşatan bir organizasyon. Yarışın sabit bir start saati yok. Yedi itibariyle açıyorlar start kapısını, o andan itibaren, belli bir saat aralığı içinde istediğiniz zaman start alabiliyorsunuz. Parkurun tamamı yerine önemli belli sektörlerinde zaman tutmayı tercih etmişler. Trafiğin, organizasyon için kapatılmadığı düşünüldüğünde çok yerinde bir karar. Trafik kurallarına uymanız kaydıyla, isteyen en ciddi yarış temposunda tamamlıyor parkuru, isteyen ise grubuyla sakince, kazasız, belasız. Tahmin edin, hangisini tercih ettim =).

 Başlamama çok az var, bıçak kemiğe dayandı. Bisikletimi hazırlamaya başlıyorum. Kendimce özel bir antreman sürecim oldu Roubaix'e hazırlanırken. Diğer yarışlar için zaten form tutuyordum, antrenmanlarıma teknik olarak da bir katman katmayı, yarışa yaklaşan aylarda mümkün olduğunca, İstanbul'umun arnavut kaldırımlarına zaten aşina ettiğinden daha da fazla aşina etmeye çalıştım kendimi. Taş yokuşlarıyla Yıldız Parkı seferber oldu bu sürecin ev sahipliğine. Yine de o yokuşlardaki taşların, Roubaix'in sivri dişlerinden çok, cehennemin daha uysal kuzeni Flanders'ın yokuşlarındakileri andırdığını o zaman henüz bilmesemde, birkaç saat içinde öğrenecektim. Sadece ben hazırlanmadım bu güne, genç bir İtalyan güzeli olan bisikletimde kendisini biraz değiştirdi kaldırım taşlarının beklentisiyle. 27mm.'lik arnavut kaldırımlarına özel lastikler giyiyor artık, ayrıca darbeleri mümkün olduğunca minimize etme umuduyla, normalde kullandığımdan daha yumuşak, kalın bir sele ve çift kat sarılmış gidon bantları. Taşlardan nasibini acı şekilde alanlar hakkında çok şey okudum. Mümkün olduğunca onların düştüğü hatalara düşmemek niyetindeyim. Çevremde toplanan, aynı endişeli gülümseme yüzlerinden okunan yol arkadaşlarımın bisikletlerindeki benzer detaylar dikkatimden kaçmıyor. Aynı yolun yolcusu olduğumuz, aynı araştırmaları yaptığımız belli. Kolektif olarak binlerce saat hazırlandık, çok daha fazla hayal kurduk ve sonunda Kuzeyin Cehennemi karşımızda. Önümüzdeki birkaç saat içinde kalplerimizi tek tek kırabilir ya da bizi bir ömür galip kılabilir.


Genellikle Roubaix hazırlığı için Flanders tercih edilir, ben alternatif bir yaklaşım ile Yıldız Parkı'nda hazırlandım =).


 Lastik basınçlarımı son bir kez kontrol ederken, yarışın, bitmeyen enerji ve nefesinin beslediği neşeli sesi hiç susmayan sunucusu yaklaşıyor yanıma. Kendisiyle önceki gün, numaramı alırken tanışmıştık. Türkiye'den geldiğimizi duydukları andan itibaren üzerimizde hoş bir ilgi vardı, belki ülkemizin uluslararası bisiklet sahnesinde fazla yer almamasıydı ilgilerinin sebebi, belki de Paris-Roubaix Challenge'a 2014'te 37 ülkeden katılım olmasına rağmen, Türkiye'den, resmi kayıt listesine göre sadece benim olmam. Mikrofonunu uzatıp sorular sormaya başlıyor bana sunucu bey. Arka arkaya gelen sorulara hissettiğim heyecan kadar ciddi ancak bir çeşit cehenneme doğru yola çıkmak üzere olan biri için ironik bir şekilde ağır basan mutluluğum kadar da eğlenceli yanıtlar vermeye çalışıyorum. Yarın, profesyonel yarışı kimin kazanacağını soruyor, biraz düşünüp Zdenek Stybar ya da Sep Vanmarcke diyorum. Ah nasıl da haksız çıkaracak beni malum bir Hollandalı. Chapeau Niki Terpstra.

 Biraz ortamın enerjisinin, biraz da anın galeyanının etkisi olacak ki, birkaç saniye içinde, sunucunun anonsuyla ayaklarımı pedallara kilitlenmiş, kendimi start çizgisinden geçerken buluyorum. Herkes önümüzdeki kilometrelerde nelerin beklediğinin bilinciyle temkinli başlıyor. İlk birkaç kilometreyi sakin bir ısınma temposuyla geçiriyoruz. Henüz tempo sakinken, grup arasında kısa sohbetlerin başlaması ile günün sessiz geçeceği beklentim yanılış çıkıyor. Daha ilk kilometrelerde bir başka katılımcı yanıma gelip "Türkiye'den gelen bisikletçi sen misin?" diye soruyor, start alanındaki ropörtajımda duymuş. Aldığı onay üzerine elimi sıkıp kendisini tanıştırıyor ve sonra aynı olay, ilk on dakika içerisinde onlarca kez farklı insanlarla tekrar ediyor. Şaşırmış ama neşeli gözlerle bakıyorlar bana, sanki görmeyi beklemedikleri bir dost görmüş gibiler. Sonraki yıllarda da özellikle batı Avrupa'da yarışırken hep karşılaştığım bu tepki; belki de bisiklet sporunun Türkiye'ye, bizim ona olduğumuzdan çok daha hazır olduğunu düşündürmüştür hep bana. Biraz da bu oyunda ne kadar yabancı olduğumuzu.

 Küçük pelotonumuz, makul bir tempoyla Roubaix'in rengi soğuk ama kalbi sıcak sokaklarından çıkıp açık yollara doğru ilerlemeye başlıyor. Trafik ışıklarının ve çevremizde akan trafiğin azalmasıyla, sükünet yerini artan kadansa ve büyüyen viteslerin tıkırtılarına bırakırken, geri kalanlardan koparttığımız ufak grubumuz ince, uzun bir çizgiye dönüşüyor. Kısa süre sonra ise kendi içinde bir rotasyon kuruyor. Rüzgarla restleşmesini tamamlayan, tekrar sırası gelinceye dek grubun gerisine gidiyor. Sıra bendeyken mümkün olduğunca içimdeki heyecanı, ürettiğim güce yansıtmamaya çalışıyorum. Önümüzde uzunca bir yol var ve yol bisikleti, mümkün olduğunca az çalışıp, çok dinleneni ödüllendirmeye daha meyilli bir spor. Konu antremanda olunca durum tam tersi olsa da. Grup arkadaşlarımı tanımıyorum, pekçoğumuz ortak bir dil bile konuşmuyoruz. Tüm bunlara rağmen, grubun ne kadar pürüzsüz bir sinerjiyle çalışıyor olması şaşırtıyor beni. Şaşırtmamalı aslında. Bisikletin kendine ait bir dili var. Sadece sesle değil de eylemlerle konuşuluyor.

 Bir süre böyle devam ediyoruz. Sis aynen karşımızda, medeniyetten uzaklaşıp, çevremizde tarlalardan ve sessizlikten başka birşey kalmadıkça daha da artıyor, güçleniyor. Öyle ki bazen önümüzdeki bisikletçiden bir öndekini göremez oluyoruz. Bir damla yağmur yağmıyor ama hepimiz sırılsıklamız. Havadaki saydam duvar, giydiğimiz likra kumaşlar üzerinde materyalize oluyor. Sis, ondan başka hiçbir şey kalmayıncaya kadar çevremizi sarıyor. Sadece sisin içinde ilerliyoruz. Virajların geldiğini bazı bisikletlerdeki, sisin içinde titreyen, yanıp, sönen kırmızı ışıklardan ve fren pabuçlarının, ıslak jantlara sürtünürken çıkardığı sessizliği yaran uğultulardan anlıyoruz. Bir şiirin içinde olmak gibi.


Biraz sis var Roubaix'de...


 Yolumuz bizi küçük, sessiz kasabalar ile ufak çiftlik evlerinin bekçiliğini yaptığı sonsuz tarlalar arasından geçirirken, Paris-Roubaix'in, Kuzeyin Cehennemi ünvanını neden kaldırım taşlarının sertliğinden ya da yarışın zorluğundan değil de, savaşın, bölgeye etkisinden aldığını, hiçbir yerde okuyamayacağınız kadar iyi anlıyorsunuz. Belki zaten sönük renklerin hüküm sürdüğü bu coğrafyanın tarihine aşina olduğum için öyle geliyor bana ama zannetmiyorum. Başka birşey var ortada. Savaşın gözle görünür etkileri tamir edileli, Roubaix'in taş ve toprağını, kalbini kıran savaşın gerekçeleri maziye gömüleli neredeyse bir asır geçmiş olsa da, geçtiğimiz yoldaki, yaşı ne olursa olsun binalarda, ağaçlarda, hatta havanın renginde birşey var. Kelimelere dökülebilecek birşey değil belki yine de bir benzetme yapmak gerekirse aynı şeyi Anadolu'nun, memleketin içlerine girdikçe de hissedebilirsiniz. Havasında da hissedebilirsiniz ama zaten kültürüne de yansımıştır. Türkülerinde, şiirlerinde bulabilirsiniz. Benzer bir şeyi Roubaix'de hissetmemek elde değil. Kabuk bağlayalı çok zaman geçmiş bir yara bu ama acısı hala geçmemiş bu topraklardan. Göz görmese bile, gönül hissediyor.

 Yol neredeyse yarılanmışken, kimi geride kalıyor, kimi ise şansını benim var gücümle kendime hakim olup, kaçınmaya çalıştığım atağı yaparak deniyor. Dar, eğimi aniden değişen yollar grubu seyreltiyor. Bu iyi, ilk kaldırım sektörüne ne kadar az insan girersek, çarpacağım ya da üstüme düşecek o kadar az insan olur. Ben bunları düşünürken uzaktan, yolun yapısında, renginde bir farklılık göze çarpıyor. Çevresine parketmiş karavanlarla süslenmiş ilk sektörü görüyorum. Birazcık dağılmış sisin arasında mat bir parıltı. Kaldırım taşları bütün heybetleriyle karşımda gözüküyor. Gülümsüyorum. Sisin içindeki o şey, insanı kendisine çekiyor. Niye büyüleyici olduğunu şimdi daha da iyi anlıyorum. Bu endişe verici olduğu kadar majestik manzaraya dalmamalı, durmamalı, momentumu kırmamalıyım, yoksa benden daha güçlü ve tecrübeli nice bisikletçilere yaptıkları gibi, taşlar benimde kalbimi kırarlar.

 Asfalttan, taşlara ilk geçiş anı, hissedene kadar asla hazırlanamayacağınız birşey. Belki bir kapıyı omuzlayıp kırmak gibi. Örneğime bakılırsa fazla film seyrediyor olabilirim. Altımdan akıp giden asfaltın alıştırdığı süreklilik duygusu yerini önce bisikletime, sonra da fani vücuduma düzensiz bir ritimle vuran darbelere bırakıyor. Bunlar arnavut kaldırımı değil. En azından arnavut kaldırımı deyince bizim anladığımız şey değil. İstanbul'dakilerle hiçbir benzerlikleri yok, Belçika'dakilere de benzemiyorlar. Kenarları bıçak gibi keskin ve fotoğraflarda ya da televizyonda gözüktüklerinin aksine sivriler. Hepsi yere tam olarak paralel durmuyor hatta bazılarının yukarı bakan kısmı taşın kenarı değil, köşesi. Çok farklı bir duygu, alışmak biraz zaman alıyor. İlk elli metrede hakim olan mahvolduğum kanaatim, önce durumun umduğumdan çok daha vahim ama idare edilebilir olduğuna, sonra sektörün sonuna doğru ise bu işi sanırım becerebileceğime dönüşüyor. Karavanlarında yarını beklerken biraz da bizim sefaletimizi görmek için yolun kenarlarına dizilmiş bir miktar seyircinin televizyondan Tour de France seyredenlerin kulağının gayet aşina olduğu klasik yüreklendirme tonları arasında, endişeyle beklediğim ama ailem başta olmak üzere pekçok kişiye yaşanma ihtimalinin çok düşük olduğunu söylediğim spesifik bir felaket gerçekleşmeden atlatıyorum ilk sektörü. Şaşırtıcı şekilde sonrakileri de. Hatta bu işi sevmeye başlıyorum.

 Birbiri ardına geliyor sektörler. Arenberg bittiğinde, sırasıyla hala hayatta ve ayakta olmamız inanılmaz bir durum. Taşların üzerinde çektiğiniz acı çok farklı. Pedal çevirmek zorlaşıyor elbet, yol düzken bile en az yüzde beş, altı eğimde gidiyormuş gibi hissettiriyor ama işin zor yanı o değil. Darbelerin etkisi vücudunuzda yankılanıyor. Kollarınızda, sırtınızda, belinizde. Yolun kenarındaki seyirciler siz geçtikçe arkanızdan sopalarla size vuruyorlarmış gibi hissettiriyor. Garip bir duygu ama alışıyorum. İlerledikçe başka bisikletçilere yetişiyorum, gri kırsalın içinde zig zaglar çizen taş yollarda seke seke ilerleyen garip çizgiler oluşturuyoruz. Bazıları, hatta çoğu taşlarla çimenlerin arasındaki daracık toprak ya da asfalt alana kaçıyor. Profesyonel yarıştan aşina olduğumuz bir görüntü. Ben yapmıyorum, yapanları da anlamıyorum. Profesyonellerin neden kenarlara kaçtığını anlıyorum, saatte bir kilometre daha hızlı gidebileceklerse buna ihtiyaçları var. Ama biz? Binlerce kilometre öteden bu taşlarla yüzleşmeye gelmedik mi? Onlardan kaçmak yanlış geliyor, tam tersine, yolun en ortasını tutup, tempoyu arttırıyor, bisikletlerini kenardaki birkaç santimlik dar çimene sığdırmaya çalışanlara yetişiyorum. Yaptıklarının daha pratik olma ihtimalinin farkındayım ve büyük ihtimalle benden daha az acı çektiklerinin de. Yine de onlara uymayacağım. Yaptıkları bana namertçe geliyor.

 Cobble sektörleri sırasıyla geçiyoruz. Yolun sonu yaklaşırken, velodrom ile aramda son bir engel var. Sık sık "Paris-Roubaix'in kuyruğundaki iğne" diye hitap edilen ama benim hayallerimi süsleyen bir şey: Carrefour de l'Arbre. Carrefour, uzun ve çok dönemeçli. Neden bu yarışın sık sık burada kazananını bulduğunu daha iyi anlıyorum. Taşlara alıştım, sanırım onlarda bana. Ulvi bir tecrübe adeta taşlarda yarışmak. Kenarlarda, yarın seyircilerin dolduracağı çimler, taşlardan daha alçakta çoğu zaman, inmesi pek kolay değil. Taşlarda, mecbur kalmadıkça durmak isteyeceğimi de zannetmiyorum, birinin yardımı olmadan tekrar kalkmak kolay olmayabilir, özellikle de ikinci ayağı pedala kilitlemek. O zaman geriye sadece devam etmek kalıyor. Önünüzde ve arkanızda, kıvrılarak uzanan kilometrelerce taş yol. Tek makul çıkışınız ise sektörü tamamlamak. İnsana tevazu, sabır öğretiyor. Cafe de l'Arbre'ın görünmesiyle, önümde kalan son büyük engeli atlattığımı anlıyorum, geriye iki kısa sektör daha kalıyor ama onlar göreceli olarak daha kısa ve kolay. Yine de, sonuncu bitmek üzereyken gülümsüyorum. Son taşa kadar keyfini çıkarıyorum. Yol son kez tekrar asfalta dönerken de başımla yere doğru ufak bir selam veriyorum. Bu kendi çapımda saygı duruşum bu yollara ve üzerinden geçen tüm profesyonel ya da amatör sporculara.

 Beni velodroma geri götüren son kilometreleri daha sakin ama iyi bir tempoyla geçiyorum, zaten Roubaix'in içine girerken pek çok trafik ışığı var bulvarlarda, bir çeşit interval çalışması gibi. Bacaklarımı biraz dinlendiriyorum. Bunun amatör bir organizasyon olduğunun farkındayım, yine de eğer velodroma yanımda birileriyle girersem, o sprinti atmamak, yarışın 112 yıllık tarihine ve kendime hakaret olur gibi geliyor. İnsan içine çıkılmaz valla bir daha. Velodroma girmek için, sağa dönen o son keskin virajı dönerken yolun kenarında ailemi görüyorum, yüzüm gülüyor, arkamı tekrar kontrol ediyorum kimsecikler yok, önümde de öyle. Velodroma yalnız giriyorum. Bir sprint atmam gerekmeyecek ama Paris-Roubaix'i yalnız kaçışlarıyla bitiren profesyonellerin gururunun, mütevazi, amatör bir versiyonuyla velodromda turumu mümkün olduğunca süratli atıyorum, çizgiyi geçerken ise sempatik sunucunun, megafondan yankılanan sesini duyuyorum: "Compétiteur de Turquie: Gorkem Aka!".


Bu fotoğrafı pek bir severim. Nasıl da gençmişim =).


 O çizgiyi geçtiğim an hafiflediğini hissettim ruhumun, sonra kendimi velodromun çimenlerine Cancellara usulü bıraktığımda ise vücudumun. Çok şanslı hissediyorum, vücudum bana ihanet etmediği için, bisikletim darbelere dayandığı için, klasiklerin kraliçesi artık sadece bir hayal değil, hayatımın bir parçası olduğu için. Pekçok şey okumuştum zaten Paris-Roubaix ile ilgili, daha da fazlasını buraya gelmeye karar verdikten sonra. Kuzeyin Cehennemini "fethetmekten" bahseden, ağzımı sulandıran şeyler. Ancak o gün, velodroma ulaştığım anda, tüm o süslü lafların; o coğrafyadan, o cobble sektörlerinden geçmemiş insanların boş lafları olduğunu biliyordum. Paris-Roubaix'in fethedilebileceğini zannetmiyorum. "Müsamaha" gösteriyor zorluklarına göğüs gerenlere belki sadece. Şanının bir kısmını paylaşıyor cömetçe. İnsanın fethettiği kendi hırsı ya da korkularından başka birşey değil


Taşlarının darbelerine katlanınca, çimenlerinde serilip dinlenmeye biraz izin veriyor Roubaix.
.

 Ertesi gün bir şenlik olarak geçiyor, velodromda erkenden yerimizi alıyoruz. Önce junior yarışı, ardından da büyük gösteri başlıyor. Bir velodrom dolusu insan, bir ekranda 257 kilometre uzaktaki adamların, buraya gelmesini bekliyor. Her ciddi gözüken atakta ayağa kalkıyor tribünler, yorulmadan, her seferinde aynı çoşkuyla. Altı saatin sonunda, finişe on kilometreden az kala tribünlerde aynı etkilerden birine sebep olan Niki Terpstra giriyor içeri, biraz arkasından da çağımızın en yetenekli bisikletçilerin çoğunu içeren bir takip grubuyla. Terpstra çizgiye yaklaşırken, takip grubu geçiyor önümüzden, eğimin en tepesine sıkışmış, delirmiş gibi nefes alan Sir. Wiggins'i inceliyorum sonra da çevresindekileri. Degenkolb, Sagan, Stybar ve diğerleri. Terpstra çizgiyi geçiyor bu arada, hayatı sonsuza kadar değişmiş bir adam olarak elini, kolunu çılgınca sallaya sallaya önümüzden geçişini izliyoruz. Görünüşe göre insan üzerinde böyle bir etkisi var Paris-Roubaix'in. Şahsi tecrübeyle sabit olarak garanti verebilirim.



Sevgilerimle...

Kadri Görkem Aka






Anasayfaya Dön

Blog Arşivi
Cehennemde Güzel Bir Gün: Paris-Roubaix - 1 Ekim 2021
Belleville Tacı - 23 Haziran 2020

© Kadri Görkem Aka 2020