Kadri Görkem Aka - Başkalarının Doldurduğu Bardaklar

Kadri Görkem Aka

Anasayfa ---- Blog ---- Hikayeler ---- Dükkan




Kadri Görkem Aka

BAŞKALARININ DOLDURDUĞU BARDAKLAR


  Gün Perşembe. Daha öğlen bile değil. Evrağıydı, dosyasıydı derken yemeğe bile çıkamadan yeni iş çıktı başımıza. Telsizden geçtiler anonsu, bir saat olmamıştır. Cinayet. Ciddi mevzu yani. Öyle her zamanki gibi hırsızlık, kavga falan gibi değil. Onlar kolay. İlkinde yapıyorsun herifin işlemini, sonrasını o düşünsün. Öbüründe de önce birine soruyorsun öbüründen şikayetçi mi diye, sonra öbürüne soruyorsun diğerinden şikayetçi mi diye, işte sonrası artık aldığın cevaba göre. Ama cinayet başka. O sıkıntılı iş. Katil var, olay yeri var, kanıt, şahit, ha bir de ceset var tabii, onu unutmamak lazım. Asıl mesele o çünkü, onun ölmüş olması. Sağladığımız güvenlik içinde kıçını devirip yatan halk sanıyor ki biz polisler bir halt yapmadan memur maaşı yiyoruz. Yok öyle rahat bize. Çok çetrefilli iştir cinayet; katil kaçar, kovalayacaksın, kim olduğu belli değilse bulacaksın. Manyaksa falan yakalaması başka dert, sorguda sapıtması başka dert. Olay yeri desen kan falan var. Şahit dediğin dönektir, bugün gördüm der, mahkemede başka söyler, seni zan altında bırakır. Pis iş. Neyse, gelen haberlere göre bu seferki o kadar problemli bir mesele olmayacak gibi. Ama belli de olmaz gevşememek lazım.


  Arkadaşlar gitmişler olay yerine, getiriyorlar katili. Bize burada merkezdeki iş kaldı. Garip mevzu. Teknoloji markette işlenmiş cinayet. Hani var ya şu kocaman mağazalar, süpermarket gibi ama peynir-ekmek yerine televizyon, elektrikli süpürge falan satıyor. Hah işte öyle. Biz de gittiydik birkaç ay önce. Yeni televizyon almaya. Hep hanımın, çocukların işgüzarlığı işte, yoksa eskisinde de aynı şey oynuyordu, başımız göğe mi erdi ekran bilmem kaç santim genişleyince. Hep müsriflik bunlar. Hani İstanbul'a giderken, otoban girişinden biraz önce solda kalan büyük mağaza var ya, hah orası işte. Orada öldürmüş adamı. Olay da bir garip aslında. Çalışan eleman, müşteriyi öldürmüş. Silahla. Önce bir tane sıkmış, sonra adam devrilince gitmiş başına, şarjörün kalanını da boşaltmış. Orada bizimkilere dediğine göre önceden tanımıyormuş öldürdüğü adamı. Neden öldürdüğüne de bizimkileri tatmin eden bir cevap verememiş. Telsizden dediklerine göre sakinmiş katil bey, taşkınlığı, itişmesi kakışması olmamış. Kaçmaya falan da çalışmamış. Zaten adamı öldürdükten sonra da tabancasını tezgahın üzerine bırakıp, gitmiş, kendi aramış polisi. Acayip iş, dur bakalım, getiriyorlar şimdi herifi içeri. Anlayacağız elbet işin aslını.


  Adamı alıyorlar içeri, sorgu odasına. Bu arada bana çıkıyor ikramiye, sorguyu ben yapacakmışım. Başkomiser beyefendi öyle uygun görmüş. Niye, çünkü nanım var benim, iyi sorgular diye. O da nasıl oldu anlatayim, bir herif vardı birkaç sene önce. İki kişi öldürmüş, gömmüş bunları bir yere, gömdüğü yeri de söylemiyor. Çok kişi denedi konuşturmayı, konuşmuyor herif. İşte nasıl olduysa bana da dediler en sonunda sen de bir dene diye. Girdim konuştum. Herif aslen bizim iki ileri köyden çıkmasın mı? Aniden saçma sapan birşey oldu, bir hemşerilik muhabbeti oldu, adam da ısınıverdi bana, ne sorduysam verdi cevabını, bulundu bunun gömdükleri. Herifi de yolladık, yallah müebbete. İşte ondan sonra, bende nam kaldı, iyi sorgular diye. Sorgulayalım bakalım.


  Giriyorum odaya. Herifi oturtmuşlar, elleri kelepçeli. Önce kimlik tespitini yapıyoruz tekrar, malum prosedür. Önce yumuşak giriyorum. Öyle yapmak iyidir. Adamı yumuşatır, kendini sıkı sorguya hazırladıysa, gardını indirir. Evliymiş, çocuğu varmış. On altı senedir perakende sektöründe çalışıyormuş, açıldığından beri yani beş senedir de sonunda içinde katil olduğu o teknoloji markette. Sakin konuşuyor, aklı başında, mizacı düzgün gibi. Katilin en çok böylesinden korkacaksın. Deli olsa çekinmem de, böylesi fena. Hele bir soralım bakalım, elbet çıkacak bunun da aslı astarı. Giriyorum konuya, Bismillah.



"Bugün bir adam öldürdün."

Derin bir nefes alıyor. "Öldürdüm," diyor. Yüzü buruşuyor ama asılmıyor. Yaptığının farkında ama yaptığından pişman değil.

"Tanıyor muydun öldürdüğün adamı? Önceden planlamış mıydın cinayeti?"

"Tanımıyordum. Daha önce mağazaya gelmiş ama ben ilgilenmedim herhalde, çok personel var. Ben ilgilendiysem de hatırlamıyorum. Önceden de planlamadım. Nasıl oldu ben de anlamadım."

"Önceden planlamadım diyorsun ama silahlıymışsın. Niyetin bozuk değildiyse niye silahla geziyorsun?"

Nasıl da sıkıştırıyorum ama herifi.

"Akşam mesai bitiminden sonra stok sayımına tutuyorlar. Yeni mal geldiyse, çok saat sürüyor bazen. Eve dönerken karanlık basmış oluyor. Bizim mahallenin başında bir türlü bitemeyen lanet bir inşaat var. Geceleri it kopuk takılır oldu orada. Taşkınlık yapıyorlar, bir kere de mahalleden bir genci dövmüşler. Huzursuz oluyorum oradan geçerken. O yüzden silah aldım. Ruhsatlıdır. Silahı da, ruhsatı da beni almaya gelen polis arkadaşlara teslim ettim zaten."

Ulan, mal, ruhsatlı silahla adam mı öldürülür! Şimdi birşey demek lazım, herif katil, silahı ben verdim diyor, polis arkadaşlar diyor, sanırsın o da meslektaşımız da bizimle beraber cinayet çözüyor. Havalı bir cevap vereyim de balonu sönsün.

"Silahını balistiğe göndereceğiz. Ruhsatı, kaydını kontrol edeceğiz. Hiç merak etme sen. Herşey ortaya çıkacak."

Al işte, iyi cevap verdim. Balistik falan dedim, havalı havalı söyledim. Korksun. Halbuki balistik dediğin, biz silahı İstanbul'a gönderince orada makineye bakacak, herhalde üniversiteden yeni mezun, bıyığı yeni bitmiş bir teknisyendir.

"Herşey ortaya çıkacak." Tekrar ettim son lafımı, etkisi artsın diye. Televizyonda duymuştum. Öylesi çok etkili olurmuş.

"Çıksın, çıksın tabii. Kanı yerde kalmasın adamın, cezası neyse verilsin."

Lan salak! Cezayı sana vereceğiz! Nesi var ulan bu adamın? Burada, polisi kendi arayıp, cinayet işlediğini hem telefonda, hem de olay yerinde itiraf eden cinayet şüphelisi, hatta şüpheli demeye bile hacet yok, katil olarak bulunduğunun farkında değil mi?

"Kardeşim sen durumun ciddiyetinin farkında mısın? Adam öldürdün sen!"

"Evet, öldürdüm."

"Polisi de kendin aradın, gelip seni alalım diye."

"Evet aradım. Yazık, öldü adam. Adalet yerini bulsun diye aradım ben de sizi."

Garip. Halinden, içine bulunduğu vaziyetten dolayı üzgün gibi, hatta öylemiş gibi konuşuyor ama yüzünden, sesinden yaptığından pişman gibi de gözükmüyor. Hatta sanki pek bir rahatlamış gibi. Delirmiş gibi bir hali yok. Öyle sakin, kontrollü bir psikopata da benzemiyor. Alacağı cezaya da razı gibi. Vallahi merak ettim.

"Kardeş, sen bir anlatsana esasıyla ne oldu bugün de sen bu adamı öldürdün." Vallahi merak ettim, olduğu gibi de sordum.

Derin bir nefes alıyor, başlıyor anlatmaya.

"Bir adam geldi. Dedi ki bizim mağazadan birşeyler almış, iade etmek istiyormuş. Faturanız var mı dedim. Var dedi. Çıkarttı, uzattı bana. Dört parça ürün almış. Bir laptop, bir webcam, kulaklık, bir de harici hard-disk. İadeleri aldığımız bir kasa var. Oraya buyur ettim kendisini, geldi. Çıkardı koydu laptopu, kasanın önüne."

"Laptop ne?"

"Efendim?"

"Laptop diyorum, laptop nedir?" Valla bilmiyorum nasıl bir zımpırtıdır. Ne olduğunu anlamazsam, adamın ne anlattığını da anlamam.

"Laptop, hani böyle ikiye katlanır ekranı, öbür yarısında klavyesi vardır. Dizüstü bilgisayar yani." Sakince açıklıyor bana, elleriyle makinanın katlanıp, açılmasını işaret ederek. Vallahi hiç anlamam elektronik zımbırtılardan.

"Tamam anladım. Öyle desene, dizüstü diye, dilimizi kullan. Ne öyle ecnebi adıyla söylüyorsun mereti, öyle nasıl anlayayım."

"Özür dilerim. Affedin."

"Sorun değil, devam et."

"Laptopu, pardon yani dizüstü bilgisayarı sokuşturmuş kutusuna geri getirmiş. Kaç gün kullandıktan sonra. Zaten mesele de bu çünkü faturaya bakınca gördüm ki, beyefendi alışverişi bizden tam yirmidokuz gün önce yapmış. İadeler için limitimiz otuz gün. O da özellikle son güne kadar kullanmış vaktini. Sonra sokuşturmuş kutusuna getirmiş geri. Sordum iade sebebini. Dedi ki, laptopun, pardon dizüstü bilgisayarın klavyesinin sesini beğenmemiş."

"Neyini beğenmemiş?"

"Klavyenin sesini beğenmemiş. Tuşlara basarken çıkan sesi yani. Dedi ki bana, çıkan ses tıngır tıngır şeklinde olmalıymış, halbuki tıngır mıngır şeklinde çıkıyormuş."

Gözlerim faltaşı gibi açık. "Tıngır mıngır?"

"Evet."

"Tıngır mıngır diye çıkıyormuş ses?"

"Evet, tıngır tıngır olmalıymış, müşterimiz öyle dedi."

"Vay vay vay. Olur mu lan öyle iade sebebi?"

"Oluyor efendim çünkü şöyle, mağazamızın, otuz gün sorgusuz sualsiz iade politikası var. Memnun kalmadığınız ürünü getiriyorsunuz, alıyoruz geri. Elden geçip, kontrol edilip, tekrar rafa konuyor ürün. Konamayacağı nadir durumlarda ise çöpe gidiyor ürün. Müşteri sadakati sağlamak ve mağazanın tercih edilirliğini artırmak üzere göze alınmış bir zarar riski bu. Ama zarar da etmiyor zaten şirket çünkü sürüm çok fazla, bu şekilde edilen zarar, ettikleri kar karşısında yok gibi birşey. Ama bizim için çok külfet tabii, şimdi bu laptopu, yani dizüstü bilgisayarı elden geçireceğiz, sıfırlanacak, temizlenecek, tekrar kutulanacak. Bir sürü iş. Ama sorun bu değil, sorun bazı müşterilerimizin, bu bahsettiğim bey gibi, mağaza iade politikasını bilerek isteyerek kötüye kullanmaları ve aldıkları binlerce liralık ürünleri 28-29 gün tepe tepe kullanıp, sonra aynen bu şekilde iadeye gelmeleri."

"Şimdi anlaşıldı," diyorum gülerek. "Herif senin karşına geçti, tıngır tıngır, tıngır mıngır saçmaladı gıcık gıcık. Sana da geldiler. Sıktın herife."

"Hayır efendim. Öyle olmadı. Sıkmadım, sabırla dayandım, saygıdan da kusur etmemek için elimden gelen çabayı gösterdim."

Allah Allah. Halbuki şekillenmişti olay. "Eee, sonra ne oldu peki?"

"Sonra webcami koydu kasanın önüne. Yine sokuşturmuş kutuya. Yine o kadar gün kullandıktan sonra."

"Dur. Webcam ne?" Vallahi hiç bilmiyorum bu elektronik, teknolojik zımbırtıları.

"Webcam, kamera efendim. Bilgisayara takılan kamera.

"Tamam devam et."

"Neyse, dedi ki onu da iade edecekmiş. Ben sordum yine. İade sebebi nedir diye. Bana yaklaştı ve pis bir ifadeyle dedi ki o webcami, pardon yani kamerayı, kullanarak arkadaşıyla görüntülü görüşme yapmış internet üzerinden. Ama ekranda kendisinin gözükme şeklini beğenmemiş. Dedi ki yakışıklı gözükmemiş ekranda."

Vay be, adamdaki pişkinliğe bak! Adamı katil eder valla. Zaten etmiş ama eder yani.

"Neyse efendim," diye devam ediyor bizim katil, o da gülüyor gıcık müşteriyi anlatırken, "Kendisine zaten yakışıklı bir adam olmadığını, dolayısıyla durumun ürünün performansı ile ilgili bir sorun da olmadığını ve hiçbir webcamin, pardon yani bilgisayar kamerasının kendisini ekranda yakışıklı gösteremeyeceğini söylemek istedim ama söylemedim çünkü mağazamızın personel-müşteri ilişkileri anlayışına ters olurdu bu ama sabrım zorlanmaktaydı tabii.

"Dur tahmin edeyim, sen de çektin vurdun herifi değil mi?"

"Hayır efendim, sakin ve güleryüz ile kameranın da iadesini aldım."

Vay be, vallahi sabırlı adammış, gerçi sonunda katil olmuş ama, ben bu kadar uzun dayanabilir miydim bilmiyorum. Ama dur bakalım daha resmi itirafı almadık.

"Devam et kardeşim sonra ne oldu?"

"Sonra kulaklığa geldi sıra."

"Onu biliyorum, kulaklık ne biliyorum."

İkimiz de gülüyoruz, bizim katil devam ediyor anlatmaya.

"Onu kutusuna bile koymaya uğraşmamış beyefendi. Zaten kutusunu da getirmemiş onun. Bu seferki iade sebebini sordum, bana dedi ki, kulaklığı takıp radyo dinlemek istemiş ama ilk çalan şarkı sevmediği bir şarkıymış, öyle olunca da o kulaklıktan soğumuş. İade edecekmiş."

"Vay namussuz, sen şu adama bak! Yok mu ulan bunun utanması! Esas seni değil onu tutuklamak lazım."

"Bilemiyorum efendim. Çok bozuldu toplum."

"Çok bozuldu çok! Çok!" Vallahi bozuldu.

"Neyse ben, onun da iadesini aldım. Ancak yine de dayanamayıp, sordum beyefendiye, acaba sahiden bu iade sebeplerinin ürün iade etmek için makul sebepler olduğunu düşünüyor mu diye. Bana hiç tereddüt etmeden, sebeplerinin makul olması gerekmediğini, mağazanın iade politikası gereğince benim afedersiniz gıkım çıkmadan iadeyi kabul etmek zorunda olduğumu söyledi. Yani mağazanın müşteri yanlısı, iyi niyete dayalı sistemini suistimal etmekte olduğunu da hiç çekinmeden itiraf etti böylece."

"Bu noktada o zaten görünenin, lafa dökülmüş hali," diyorum, vallahi benim bile tansiyonum çıktı şu pişkin köpeğin terbiyesizliklerini dinlerken.

"Hadi kardeşim söyle, at içinden, rahatla. Sen de çektin, sıktın değil mi bu itin suratına? Ülkemizi bir pislikten kurtardın, değil mi?"

"Hayır efendim, aldım iadelerini, para iadesini eksiksiz olarak kuruşu kuruşuna yaptım."

"Vay, olmaz olsun böyle şey! Müşteri her zaman haklı falan değildir!"

"Değildir efendim!"

"Allah, o adamın belasını versin!" Çok mu havaya girdim acaba.

"Versin efendim."

"Sonra ne oldu?"

"Hatırlarsanız faturada dört ürün vardı. Bir de harici hard-disk." Bir an duraksıyor katil, sonra bana gülümsüyor. "Bu aygıt, kutu gibi birşeydir efendim, bilgisayara bağlarsınız, dosya depolamaya yarar."

"Sağol kardeşim, vallahi bilmiyordum." İyi çocuk, nazik çocuk. Bir de katil olmasaymış iyiymiş.

"İşte efendim ben dayanamadım sordum, faturada bir de harici hard-disk var. Onu da iade edeceksinizdir herhalde, ondan hangi sebep ile memnun kalmadınız, dedim. Bana dedi ki, onu iade etmeyecekmiş, ben ne cürret ona böyle imalı soru sorarmışım. İstediği ürünü iade eder, istemezse etmezmiş. Ben, onun keyfinin kahyası mıymışım?"

"Aaaaaa, çek vur şunu kardeşim! Çek vur şunu, sen vurmasan ben vuracaktım vallahi gelip."

Bu iş sahiden bunun dediği gibi olduysa, ben gider mahkemede bunun lehine şahitlik ederim. Çok ağır tahrik var burada.

"Ben vurmadım efendim. Bu adamı vurmadım ben. Peki efendim dedim, o da bıraktı kullandığı malları, aldı iade parasını, gitti."

Elimle ağzımı kapatmışım, bizim hanım seyrettiği pembe dizilerde acayip birşey ortaya çıkınca böyle yapar. Aaaa, vallahi nasıl yani? Nasıl, o zaman kimi öldürdü bu? Soralım bakalım.

"Dur kardeşim! Peki bu adam yürüdü, mağazadan çıktı gitti yani öyle mi? Sağ halde? Sen öldürmedin bunu?"

"Hayır efendim öldürmedim. Çıktı, gitti. Öldürmedim."

"SENİN ÖLDÜRDÜĞÜN ADAM KİM LAN O ZAMAN?"

Gülüyor bizim katil, ama öyle sapıkça gülermiş gibi değil, kendi haline, olan bitene gülermiş gibi.

"Bu orospu çocuğu gitti. Hemen ardından bir herif daha geldi. Koydu kasanın önüne bir kutu. İçinde ne vardı, inanın bilmiyorum, bakmadım, sormadım. Zaten ben daha birşey demeden adam dedi ki, bir ürün iade edecekmiş, o kutuyu işaret etti. Sonra da dedi ki hiç itiraz istemezmiş, mağazanın iade politikasını biliyormuş, hiç itiraz etmeden alacakmışım iadeyi. Elim mahkummuş."

Gözlerimin içine bakıyor, gözleri dayanılmazca kaşınan bir sivrisinek ısırığını kaşımanın verdiği rahatlıkla parlıyor.

"Ben de çektim tabancamı, hiç düşünmeden kafasına çevirdim, bir kere ateş ettim."

Hanımın seyrettiği hiçbir pembe dizide böyle bir olay açığa çıkmamıştır, böyle bir absürdlük olmamıştır.

"Hayatımda hiç ateş etmemiştim. Düştü herif yere. Herkes bağırmaya başladı. Ben de çıktım kasanın arkasından, adamın başına gittim. Yerde yatıryordu. Bir kere ateş etmek adamı öldürür mü bilemedim, ben de tabanca daha ateş etmeyinceye kadar ateş ettim. Ben bastıkça şeye, şeye... Neydi adı..."

"Tetiğe..." diyorum sessizce.

"Hah evet, tetiğe. Pardon vallahi hiç bilmiyorum bu silah şeylerini. Teşekkür ederim."

"Rica ederim."

"İşte o kadar. Adam öldü, ben de koydum silahı kasanın önüne. Birisi polisi arasın, adam öldürdüm dedim. Ama kimse kalmamıştı. Herkes kaçmış. Ben de ne yapayim, çıkardım telefonu polisi kendim aradım. Sonra da oturdum, gelmenizi bekledim."

Gülüyor, ama canilikten delirmiş gibi değil, sinirleri boşalmış gibi.

"Çok üzüldüm adam için. Çünkü yani, öldü. Ama pişman değilim. Hatta biliyor musunuz, adam öldüğü için kötü hissetsem de, öldürdüğüm için pek de fena hissetmiyorum."

"Vah zavallı kardeşim benim, kader kurbanısın sen, katil etmişler seni," diyorum ve yanına gidiyorum. O da ayağa kalkıyor, sarılıyoruz.

"Vaktinizi aldım, kusura bakmayın. Hakkınızı da helal edin," diyor bana.

"Helal olsun kardeşim, Allah yardımcın olsun," diyorum.

Ve bu kadar. İfadesini imzalıyor. Gelip bunu alıyorlar, götürüyorlar. Beni de itirafı sorunsuz aldım diye ayaküstü tebrik ediyorlar.

  Ama benim kafamda beliren sorular, bir daha görmeyeceğim o adamla beraber çıkıp gitmiyor hayatımdan. Böyle aniden ne olduğunu bile anlamadan gitmek, böyle katil oluverebilmek ya da birini fütursuzca katil edebilmek bu kadar basit mi gerçekten? En çok da bambaşka bir soru kalıyor aklımda. Kim bilir kaç kişi boğuluyor hergün başkalarının doldurduğu bardaklar taştığında.


  Bizim katilin evrak işini, sevkini hallediyorum çıkmadan önce. Bir öğle yemeği bile yedirmeden akşamı ettirdiler yine. Ama bu kadarla bitmiş de değil tabii ki gün. Çalışılan bir gün mükafatsız kalır mı? Kalmaz. Başkomiser geliyor yanıma, sanırsın tebriğe ama değil. Ağzıma sıçmaya. Yok o ne biçim sorguymuş, yok ne biçim yaklaşımmış. Yok neredeyse adama hak vermişim, sorgu böyle sohbet gibi mi olurmuş, sert olurmuş, bana terfii de, maaşa zam da yakın gelecekte yokmuş, muş da muş.


  Zar zor gidiyorum eve. Akşam trafiği zaten beter, soğuk da. Zehir gibi bir gün, bir öğle yemeği bile yiyememişim, kafam karışmış zaten, bir de azar dinledik. Elhamdüllillah. Aman, bana ne. Vız gelir tırıs gider. Giriyorum içeri, hanım mutfakta. Diyor ki nasılsın falan. Hah çok iyiyim. Nasıl olmam! Geç otur diyor, yok diyorum hemen yemeğe oturalım çok acıktım ben. Kuruyor bir sofra, oturuyoruz. Koyuyor tencereyi masaya. Pazı dolması. Sen seversin diyor. Ulan, severim tamam da daha iki gün önce yemedik mi lan bunu? Her gün mü aynı meret, her gün mü aynı meret? Zaten zehir gibi bir gün geçirmişim, ben şimdi bu kadının burnundan getirmez miyim ulan!








Hikaye Listesine Dön
Anasayfaya Dön

© Kadri Görkem Aka 2022
Bu eserin tüm hakları yazarına aittir. İzinsiz basılamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.